Kayıtlar

Şiirsel Öykü etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

ÖNCE BÜYÜK TAŞLAR

  ÖNCE BÜYÜK TAŞLAR   Üniversite öğrencileri hocalarının etrafında halka oldular. Zaman yönetimi uzmanından ummadıkları bir ders aldılar. Hoca geniş ağızlı bir küp çıkardı. İçine yumruk kadar taşlar koydu. Küp doldu mu diye sordu. Cevap evet oldu. Öyle mi dedi. Bir kova çakıl taşı çıkardı. Taşları küpe koydu, tekrar tekrar salladı. Böylece küçük taşlar kendine yer buldu. Hoca aynı soruya bir daha sordu. Küp doldu mu diye sordu. Cevap hayır oldu. Sonra çıkardı bir sürahi su. Ve küpe doldurdu ağzına kadar su. Bu sefer soru sormadı hoca doğrusu. Bu misal size neyi gösteriyor dedi. Çalışkan bir öğrenci kalkıp cevap verdi. Proğramınız ne kadar dolu olursa olsun. Ona birkaç şey daha sığdırırsın gayret edersen. Hayır bize öğrettiği şey şu dedi uzman. Önce büyük taşları koymazsanız, Bir daha koyamazsınız hiçbir zaman. Sonra konuşmasına şöyle devam etti. “Sizin hayatınızdaki büyük taşlar ne” dedi. Hayatınızda ne alıyorsa ilk sırayı ...

Deve, Öküz, Koç

  Deve, Öküz, Koç   Bir deve, bir öküz ve bir koç arkadaş olmuşlardı. Yolda giderken bir tutam ot bulmuşlardı. Bunu paylaşırsak hiçbirimize yetmez, dedi koç. Çünkü yaşlılar her zaman hürmete muhtaç. Aşağılık kişiler yaşlılar iki yerde   daima öne sürerler. Ya yıkılacak köprüye, ya sıcak yemeğe buyur derler. Haydi bakalım herkes yaşını buyursun. Otun kimin hakkı olduğu belli olsun. Koç: Ben İsmail’in koçuyla dünyaya geldim. Onunla aynı yaştayım. Öküz: Hz. Adem çift sürüyordu, küçüktüm. Ben bunu hatırlıyorum. Bu olmadık yalanları duyan deve otu kapıp yedi. Bu cüsse bende iken yaşımı söylemeye gerek yok dedi.

Çit

  Çit   Kolaylıkla arkadaşlarının kalbini kırabilen bir çocuktu. Huyundan vazgeçirilmesinin de imkanı sanki yoktu. Babası ona bir gün bir torba çivi verir. Her öfkelendiğinde çite bir çivi çak der. Yirmi yedi çivi çakar çite daha ilk günden. Öfkesini yenmek daha kolaydı, çite çividen. Gün geçtikçe çivi çakamaz oldu. Çivi çakmakta bir hayli zordu. Öfkesini yenmeyi artık öğrenmişti. Bunu sevinçle babasına müjdeledi. Babası öfkeni her yendiğinde bir çivi sök dedi. Gün geçtikçe çitte çivi kalmadı, babasına haber verdi. Babası çitin önüne getirdi. Aferin sonunda başardın dedi. Çitin üzerindeki deliklere bir bakar mısın? Onu eski haline koyabilir misin? Öfkeyle kırdığın kalplerin hali de işte budur. Kırılıp da ustası olmayan tek şey kalptir.

Allah’ın Olmadığı Yer

  Allah’ın Olmadığı Yer   Dokuz on yaşlarında bir çocuktu. Komşu köydeki okula gidiyordu. Yoldaki her şey dikkatini çekiyordu. Her birinde kudret mektuplarını okuyordu. Çiçeklere elini sürer. Kelebekleri seyreder. Gözü bir tırtıla takılır. Bir kuşta kalır. Kulağında kuşların nağmeleri. Gözünde çimenlerin yeşillikleri. İşte böyle köy yolunda gidip gelirken. Bir köylü soru sordu dersten gelirken. Allah’ın nerede olduğunu bana söylersen. Sana bir çikolata vereceğim büyüğünden. Çocuk gülümsedi ve şöyle dedi, tereddüt etmeden. O’nun kudret ve sanatıyla bulunmadığı yeri söyle sen. Sana bir kilo çikolata alayım hemen ben. Ve oradan uzaklaştı tek kelime bile etmeden.

Mahir Marangoz

  Mahir Marangoz           Yaşlı bir marangoz işten usanmış, emekliliği gelmişti. Çalışırken alacağı paradan eline daha az para geçecekti. Patron son bir ev yapmasını istedi, hatırı için. Üzgündü böyle bir ustayı kaybedeceği için. Elbette ki usta gönülsüzce kabul etti. Eskisi gibi kendini işe veremeyecekti. Hem işçiliği kötü. Hem malzeme çürüktü. Bu evle meslek hayatına son vermek talihsizlikti. Patron durmadan sıkıştırıp diyor: Ev gecikti. Nihayet evi bitirdi. Patrona haber verdi. Ertesi gün patron işi görmeye geldi. Evin anahtarını uzatıp şöyle dedi: “Bu ev sana emeklilik hediyem.” Hep böyle değil mi işlerimiz bilmem!  

Nimete Şükür

  Nimete Şükür   Şehzadenin biri atından düştü. Boyun kemikleri birbirine geçti. Başını çeviremez oldu. Hekimler şaşırıp kaldı. Hayır dilemişse Allah insana. Hekimlerden biri müstesna. Hekim şehzadenin boynunu çevirdi. Şehzadenin sağlığı yerine geldi. Hekim padişah olmuş şehzadenin huzuruna çıktı. Lakin soysuz padişah hekime hiç bakmadı. Hekim utandı, başını eğdi. Giderken de şöyle dedi. Boynunu çevirmeseydim eğer dün. Yüz çeviremezdi benden bugün. Giderken hizmetçiye bir tohum verdi. Padişah öd ağacıyla tütsü yapsın dedi. Dumanıyla padişahı bir aksırık tuttu. Başı boynu tekrar eskisi gibi tutuldu. Özür dilemek için   ardından koştular. Onu çok aradılar fakat bulamadılar. Dünyada şükretmemekle yüz çevirme Allah’a. Soylu da köylü de sonun da varacak o dergaha.                

CENNET-CEHENNEM

  CENNET-CEHENNEM   Yaşı çok genç olmasına rağmen, Merakı, cennet, cehennem ve ölümden. Bir gün rüyasında öldüğünü gördü. Bir melek onu alıp ahirete götürdü. Hayatında görmek istediklerini göstereceğim sana Ancak, dedi. Hiç soru sormayacaksın bana. Cehennem denen yer kocaman bir odaydı. Genç gördüklerine şaşırıp kaldı. Odanın ortasında masa, üstünde yemekler, Fakat cehennem ehli mutsuz bir şekilde bekler. Çünkü odanın duvarında kocaman bir levha asılıydı. “Kaşıkların ucundan tutarak yiyebilirsiniz.” yazılıydı. Kaşıkların hepsi insanların kollarından uzundu. İnsanlar bu yüzden mutsuz mutsuz oturuyordu. Melek soru sormasına fırsat vermeden, Şimdi bir perde açacağım cennetten. Manzara aynıydı, yalnız tek bir farkla, İnsanlar birbirine yediriyordu kaşıkla. Yüzlerinden okunuyordu mutluluğun ifadesi. Yolcu edilirken kulağında meleğin şu sesi: Benciller sadece kendini doyurur, Ne karnı doyar, ne de mutlu olur. Cömertler başkasını doyu...

DİLENCİ KİM?

DİLENCİ KİM? Saltanatının sınırları geniş diyarlara uzanan bir kraldı. Bütün dünyayı eline geçirip mülküne katmak istiyordu. Bir türlü doymak bilmiyordu. Sürekli “daha daha” diyordu. Hiç kimse duymamıştı ağzından “şükür” sözünü. Eğlencede hakarette hırs bürümüştü gözünü. Bir gün sarayın bahçesine geziye çıkmıştı. Yanına dilenci kabı taşıyan bir adam yaklaştı. Muhafızlar sürekli engelliyordu. Kral “Bırakın gelsin.” diyordu. Böbürlenerek “Ne istiyorsun?” diye sordu. Dilenci ise sürekli gülüp, şöyle diyordu: Hazretleri arzumu yerine getireceğini mi sanır? Bunu duyan kral bir hayli kızar ve utanır. Dilenci uzatır kabını. Doldur der haydi bunu. Veziri kaba bir kese altın attı. Sanki bir kara delik atılanı yuttu. Dilencinin kabı bomboş kaldı. Kral ve yanındakiler hayrete daldı. Kap atılanı yalayıp yutuyordu. Vezirlerde kese, kese atıyordu. Kral mağlup olmam asla dilenci parçasına. Yenerim onu dedi, servetim gitme pahasına. Ne varsa kaba b...

NAKIŞ

  NAKIŞ   Çocuk nakış işleyen annesini   seyretmeyi çok seviyordu. Bir keresinde nakışa aşağıdan doğru bakıp annesine sordu? Anneciğim ne yapıyorsun? Annesi dedi ne güzel soru soruyorsun. Kasnağa gerili kumaş üzerine desenler işliyorum, dedi. Ama anneciğim hiç güzel görünmüyor diye cevap verdi. Tersine karman-çorman, karmakarışık, dedi. Annesi gülümseyerek cevap verdi. Oğlum! Sen git, biraz oyun oyna, sonra gelirsin. Kara iplikleri düşünürken, sesini duydu annesinin. Annesi gibi kasnağa üstten baktı. Çok güzel çiçek resmini görünce şaşakaldı. Anlam veremedi. Farklılığın nedeni neydi? Annesi merakını şunları söyleyerek giderdi. Yavrum alttan baktığında karışık görünür nakış. Çünkü doğru bakış değildir bu bakış. Çocuk hayatındaki hadiselerde hep bunu hatırladı. Hayatının ilahi bir el tarafından hazırlandığını anladı. Kendisine karışık, anlamsız gelen olaylardan, Hep bir ders çıkardı. Şikayet etmedi Yaratandan. (Ağacı seyreden, orman...

FİNCAN DOLU

    FİNCAN DOLU   Üniversitede bir profesördü. Bir bilgeyi ziyarete gitti. Bilge sessizce çay ikram ediyor. Profesör maneviyat üzerine konuşuyor. Bilge sürekli fincana çayı dolduruyordu. Çay, tabağa, oradan yere dökülüyordu. Profesör kendini tutamadı, görüyordu. “Artık daha fazla alamaz, taşıyor, doldu.” Bilge suskunluğunu bozdu. “Sende fincan gibisin, sanırım.” Zihin fincanın dolu iken, sana maneviyatı nasıl anlatırım! (İnsan dilini tutup konuşmadıkça, ayıbı da, hüneri de gizli kalır. Sadi Şirazi)

KİMSEYİ KÜÇÜMSEME

  KİMSEYİ KÜÇÜMSEME   Ormanlar kralı aslan uyuyordu. Bir fare yeleleri üzerinde dolaşıyordu. Aslan öfke ile uyandı. Bir pençede yaramazı yakaladı. Fare beni öldürme ne olur. Gün gelir sana faydam olur. Aslan alaylı alaylı güldü. Fare ise korkudan titriyordu. Aslan   fareye baktı. Onu serbest bıraktı. Aslan bir gün avcıların tuzağına düştü. Çırpındıkça ipler birbirine dolaşıyordu. Kükremesini bütün hayvanlar duydu. Fare sesi duyunca hemen koştu. Bir zaman bana gülüp geçtin. Bak şimdi acınacak haldesin. Dişleri ile ipleri kemirdi. Aslan bir hayli sevindi. (Küçük gören, küçülür.)    

KULÜBEM YANIYOR

  KULÜBEM YANIYOR   Günlerden bir gün, okyanusta yol alan, Bir gemi battı, biri hariç olmadı kurtulan. Dalgalar   bu adamı attı ıssız bir adaya, Adam kurtulmak için yalvarıyordu tanrıya Yardım bulurum umuduyla ufka bakıp dalıyordu, Fakat umut ateşi her gün biraz daha sönüyordu. Korunmak için rüzgardan, yağmurdan Bir kulübe yaptı, ağaç dallarından. İçine eşyalar koydu gemiden artakalan. Balık avlıyor, yardım bekliyordu uzaklardan. Bir gün tatlı su içmek için yürüyüşe çıkmıştı. O da ne, döndüğünde kulübesi yanmıştı. Kara duman   ta göklere yükseliyordu. Adam isyanlı şekilde feryat ediyordu. Geceyi üzüntü  içinde geçirdi. Sabah sahile bir gemi yanaşıverdi. “Burada olduğumu nasıl anladınız?” dedi. Hem şaşırttı, hem de utandırdı aldığı kelam, Dumanın ateşe delaletinden dedi, adam. (Şer görülen şeyde hayır olabilir.)