MÜSLÜMANLARIN PRANGALARI
MÜSLÜMANLARIN PRANGALARI
İslam tarihi boyunca Müslümanların yaşadığı en büyük krizlerden
biri, vahyin canlı çağrısını zamanla donmuş otoritelere teslim etmeleridir. Kur’an
insanı sürekli düşünmeye, akletmeye, sorgulamaya ve ahlaki sorumluluk almaya çağırırken;
tarih içinde oluşan birçok yapı, insanı düşünceden çok itaate yöneltmiştir.
Böylece din, hakikati arayan dinamik bir yürüyüş olmaktan çıkıp, çoğu zaman
korunması gereken bir geleneğe indirgenmiştir.
Kur’an’da insan pasif bir varlık değildir. Allah insandan sadece
inanmasını değil; görmesini, anlamasını, kıyas yapmasını ve adalet üretmesini
ister.
Ancak tarih boyunca ortaya çıkan bazı zihniyetler, dini düşünceyi özgürleştiren
değil; sınırlandıran bir işleve dönüşmüştür. Bunun sonucunda Müslüman toplumlarda
“iman eden insan” yerine “taklit eden insan” tipi yaygınlaşmıştır.
Bu düşünsel prangaların başında kutsallaştırılmış gelenek gelir. Gelenek
elbette insanlığın hafızasıdır; ancak vahyin önüne geçtiğinde hakikatin önünde
perdeye dönüşür. Kur’an müşriklerin: “Biz atalarımızı bir yol üzere bulduk.” sözünü
eleştirirken, aslında tarihin kör taklit biçimine dikkat çekmektedir. Buna
rağmen Müslüman toplumların önemli bir kısmı, geçmişi eleştirilmez hâle
getirerek dini tarihin içine hapsetmiştir.
Bir diğer pranga ise din adamı merkezli otorite anlayışıdır. Kur’an’da
ruhban sınıfı yoktur. Çünkü vahiy insan ile Allah arasına mutlak aracılar
koymaz. Fakat zamanla bazı yorum gelenekleri, dini bilgiyi halktan
uzaklaştırmış; dini düşünceyi belirli sınıfların kontrolüne bırakmıştır.
Böylece insanlar Kur’an’ı anlamaya çalışan özne olmaktan çıkıp, yorum tüketen
nesnelere dönüşmüştür.
Korku merkezli din dili de Müslüman düşüncesini daraltan önemli
unsurlardan biridir. Allah tasavvuru ahlaki bilinç üretmek yerine sürekli tehdit eden
bir güce indirgenince; insan özgürce düşünen bir varlık olmaktan uzaklaşır.
Korkan insan sorgulayamaz. Sorgulamayan toplum ise kolay yönetilir. Bu yüzden
siyasal otoriteler ile dogmatik dini yapılar tarih boyunca çoğu zaman birbirini
beslemiştir.
Tasavvur krizinin bir başka boyutu da kader anlayışıdır. Kur’an
insanı sorumluluk sahibi bir özne olarak tanımlarken; tarih içinde gelişen bazı
kaderci yorumlar toplumsal pasifliği beslemiştir. Yoksulluk, zulüm, geri
kalmışlık ve adaletsizlik çoğu zaman “takdir” kavramı ile meşrulaştırılmıştır.
Böylece ahlaki mücadele bilinci zayıflamıştır.
Bilginin kutsallaştırılması da ayrı bir problemdir. Oysa Kur’an’da kutsal olan bilgi değil; hakikattir. Her yorum tarihsel ve insani olduğu hâlde, mezhebi ve kelami görüşlerin değişmez hakikat gibi sunulması düşünsel durağanlık üretmiştir. Bu nedenle Müslüman dünyada çoğu zaman yeni fikir üreten değil, eski metinleri tekrar eden zihinler çoğalmıştır.
Bugün Müslümanların yeniden dirilişi, geçmişi inkâr etmekle değil;
geçmişi vahyin terazisinde yeniden değerlendirmekle mümkündür. Çünkü
Kur’an, insanı tarihin mahkûmu değil; tarihe müdahale eden ahlaki bir özne
olarak kurar. Bunun için: taklit yerine tahkik, korku yerine bilinç, dogma
yerine tefekkür, otorite bağımlılığı yerine ahlaki sorumluluk, slogan yerine
hikmet inşa edilmelidir.
Gerçek tevhid yalnızca Allah’ın birliğini kabul etmek değil;
insanı Allah dışında mutlaklaştırılan bütün otoritelerden özgürleştirmektir.
Müslüman düşüncesinin yeniden ayağa kalkışı da ancak bu özgürleşme ile mümkün
olacaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder