NEDEN SONUÇ İLİŞKİSİ
NEDEN SONUÇ İLİŞKİSİ
İnsanlığın en eski ve yaygın düşünce hatalarından biri, neden
ile sonucu karıştırmak. Yani, sebebi sonuç sanmak, sonucu da sebep yerine
koymak.
İslam dünyasının durumunu anlamaya çalışan birçok kişi de bu
“neden-sonuç” tuzağına düşüyor. Sonuçları sebep sanıyorlar. Bence bugün
yaşadığımız sıkıntıların temel nedeni, insanın kendi özüne yabancılaşmasıdır.
Kendi özünü; benlik (nefs), akıl (düşünme ve üretme), vicdan (ahlak) ve
sağlıklı içgüdüler olarak görüyorum. Kur’an’ın bazı ayetleri (Bakara 6-20),
insanın ahlak ve vicdan yönünden yabancılaşmasını anlatır. Tasavvuf ise, ruhu
merkeze alıp nefs ve akıl gücünü baskılayarak, insana pasif bir teslimiyet
(pasif nihilizm) aşılar. Yani akıldan kopmuş bir duygusal coşku hali…
Erich Fromm da modern çağda insanın içgüdüler aracılığıyla
hem akıl hem vicdandan koparak yabancılaştığını söyler. Ona göre din, içi
boşaltılmış bir kabuğa dönüşmüş, Tanrı ise adeta bir “iş ortağı” haline
gelmiştir. İnsan, maddi refah artmasına rağmen hayatın anlamsızlığını hissetmektedir.
Geçmişin tehlikesi köleleştirilmekti, geleceğin tehlikesi ise robotlaşmaktır.
Deleuze ve Guattari de lider-halk ilişkisine farklı bir bakış
getirir: Liderler halkı şekillendirmez; halk, kendi karakterine uygun lideri
ortaya çıkarır. Yani kötülük yukarıdan aşağı değil, aşağıdan yukarı işler.
İnsanlar otoriter bir yapıya meyilli olduğu için otoriter liderler mümkün olur.
Bugün İslam dünyasında din, daha çok ritüeller ve tasavvufi
duygulanımlar üzerinden siyaset tarafından toplumları bir arada tutma aracı
olarak kullanılıyor. Düşünce ve duyguyla beslenen iman ve ahlak ise geri
planda. Kur’an, insanın kurtuluşunu ahlaki vicdanını canlı tutmasına bağlar
(Şems 91/7-10). Ama peygamberden sonra zaman geçtikçe, insanların zihinsel
melekeleri katılaşır (Hadid 57/16).
Bunun üstüne bir de Sünni teolojinin getirdiği yabancılaşma
eklendi. İslam tarihinde ilk dönemlerde, Kur’an ve Hz. Peygamberin
uygulamalarını akıl ve vicdanla yorumlamaya çalışan “Rey Ehli” ile bunları
mutlak otorite sayıp sorgusuz taklit eden “Hadis Ehli” ayrışması yaşandı.
Devletler ikinci yolu, yani “Ehl-i Sünnet” anlayışını resmi ideoloji haline
getirdi. Bu, yaratıcı düşünceyi ve özgür iradeyi bastırdı. Tasavvufun
Sünnilikle birleşmesi de bu durumu daha da derinleştirdi. Tarikatlar, bireyi sürüleştirerek
özgür iradesini felç eden yapılar haline geldi.
Bir başka önemli etken de 12. yüzyıldan itibaren Türklerin
İslam dünyasında kurduğu askeri merkezli imparatorluklar oldu. Yerleşik hayat
ve ticaretten uzak, fütuhata dayalı bir ekonomi sürdürüldü. Sanayi devrimiyle
birlikte bu düzen çöktü.
Batı’nın Rönesans, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi ile yarattığı
değişime uyum sağlayamayan İslam dünyası, hem siyasi hem kültürel olarak
geriledi. Sanayi üretmeyen ülkeler olarak, hammadde ve tarım ürünleri satmak
zorunda kaldı.
Bugün teknolojik ve ekonomik sorunların çözümü kolay değil.
Ama Müslümanlar kimlik ve kültür sorununu çözmek istiyorsa, kendilerini bu hale
getirenin tasavvuf eklemeli Eş’arî anlayış olduğunu görmeli. Mutezile,
Hanefilik ve Maturidilik’in temsil ettiği “Rey Ehli” yoluna dönmeli; dini
samimiyetle birlikte eşyayı ve olayları merak edip sorgulamayı, yani bilimi
öğrenmelidir.
Yorumlar
Yorum Gönder