AHLAKSIZ DİNDARLIK

                                                  AHLAKSIZ DİNDARLIK

Dindarlık ile ahlak arasında doğrudan bir ilişki bulunduğu düşünülür. Buna göre insanın müslüman olması, onun aynı zamanda ahlaklı bir insan olmasını sağlamalıdır. Fakat hayatın somut gerçekliği, bunu doğrulamamaktadır. Dindar olduğunu söyleyen bir insanın adaletsiz, merhametsiz, kibirli, çıkarcı veya kul hakkına karşı duyarsız olmasını görmek maalesef artık sıradanlaştı.

Burada asıl sorgulanması gereken, dinin ahlak üretip üretmediği değil; dinin hangi biçimde yaşandığı ve imanın insanın ahlaki kişiliğine nasıl dönüştüğü meselesidir.

Kur’an açısından bakıldığında iman, insanın zihninde taşımış olduğu soyut bir inanç/akide değildir. İman, insanın Allah, insan, tabiat ve toplumla ilişkisini dönüştüren canlı bir bilinç ve sorumluluk halidir. Bu nedenle Kur’an’da iman çoğu zaman “salih amel” ile birlikte zikredilir. İman ile amel arasındaki bağın kopması, dinin ahlaki özünün de zayıflaması anlamına gelir.

Bu açıdan dindar-muhafazakâr çevrelerde görülen ahlaki zaafları iki temel başlık altında değerlendireceğim.

A-      Tarihten Kaynaklanan Sorunlar

B-      Modern Çağdan Kaynaklanan Sorunlar

 

A. TARİHTEN KAYNAKLANAN SORUNLAR

1. Taklidin Düşünmeyi Kuşatması

Kur’an’ın inşa etmek istediği insan, düşünen, sorgulayan, akleden ve düşünen insandır. Kur’an’ın insan tasavvurunda akıl, kalp, fuad, basiret ve lüb gibi kavramlar, insanın hakikati kavrama ve ahlaki sorumluluk üstlenme kapasitesine işaret eder.

Kur’an, insanı körü körüne bağlılığa değil, düşünmeye çağırır:

“Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine düşme. Çünkü işitme, görme ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur.” (17/36)

Bu ayet, yalnızca bilgi edinmeye ilişkin bir ilke ortaya koymaz. Aynı zamanda bireysel sorumluluğun temelini oluşturur. İnsan, neye inandığından ve neyin peşinden gittiğinden sorumludur.

Kur’an’ın eleştirdiği müşrik zihniyetin temel özelliklerinden biri de ataların ve geleneğin sorgulanmadan takip edilmesidir: Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve Resule gelin.” denildiğinde: ”Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter.” derler. Ataları bir şey bilmeyen ve hidayet üzere olmayan kimseler olsa da mı? (Maide/104)[1]

Buradaki problem yalnızca geçmişe bağlılık değildir. Asıl problem, geçmişin bütünüyle hakikatin ölçüsü haline getirilmesidir.

Müslümanlar arasında zaman içerisinde mezhep, tarikat, gelenek ve dinî otorite biçimlerinin güçlenmesiyle birlikte benzer bir zihinsel yapı ortaya çıkmıştır. İnsan, Kur’an’ın doğrudan muhatabı olmaktan çıkar(tılar)ak, çoğu zaman kendisine aktarılmış hazır dinî kabullerin, paket proğramların (cemaat, tarikat) takipçisi haline ge(tiri)lmiştir. Böyle bir durumda insanın karşılaştığı yeni problemlere Kur’an’ın ilkeleri doğrultusunda çözüm üretme kapasitesi imkansızlaşır. Çünkü düşünme yerine ezber, sorgulama yerine itaat-taklit, bilinç yerine alışkanlık geç(iril)miştir. Bu sebeple taklit yalnızca entelektüel bir problem değildir; aynı zamanda ahlaki bir problemdir. Çünkü düşünmeyen insan, yaptığı davranışın ahlaki sonuçlarını da sorgulamaz.

Dindarlığın ölçüsü, kaç tane dini bilgi ezberlendiği veya kaç tane şekli uygulamanın yerine getirildiği değil; insanın hakikat karşısında ne kadar bilinçli, sorumlu ve adil hale geldiğidir.

2. İmanın İtikatlaşması

Kur’an açısından iman, yalnızca bir şeyin doğru olduğuna inanmak değildir. İman, insanın Allah ile kurduğu güvene dayanan canlı ve sorumlu ilişkinin adıdır. Bu nedenle iman ile salt inanç/akide arasında önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Kur’an'da iman yalnızca zihinsel olarak “bir şeyin doğru olduğunu kabul etmek” değildir. Güvenme, tasdik etme, bağlanma ve bunun gereğini yerine getirme boyutlarını da içerir.

İnanç/itikat, zihinsel bir kabul olarak kalabilir. İnsan bir düşünceyi, bir mezhebi, bir dini görüşü veya bir geleneği benimseyebilir. Fakat bu kabul insanın davranışlarına, ilişkilerine ve ahlaki tercihlerine yansımadığı sürece Kur’an’ın öngördüğü anlamda canlı bir imandan söz etmek güçleşir.

Kur’an, bedevilerin: “İman ettik” demelerini eleştirerek şöyle der: (Bedevi) Araplar: “İman ettik.” dediler. De ki: “Siz iman etmediniz fakat teslim olduk deyin! Çünkü iman henüz zihinlerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve Resulüne itaat ederseniz Allah, yaptıklarınızdan bir şey eksiltmez. Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.” (49/14) Burada iman ile sözlü kabul arasındaki fark açıkça ortaya konulmaktadır.

İman, insanın varoluşunu dönüştürmelidir. Allah’a iman ettiğini söyleyen bir insanın adaletten uzaklaşması, zulme sessiz kalması, kul hakkını önemsememesi, nüfuz hırsızlığı, adam kayırma, yalan söylemesi ve çıkarı uğruna başkasının hakkını çiğnemesi, iman ile ahlak arasındaki bağın kurulamadığını gösterir.

Bu nedenle imanın ahlaki karşılığı sorumluluktur. Kur’an’ın iman anlayışı insanı kaderci bir pasifliğe değil, sorumluluk bilincine götürür. İnsan yaptığı tercihlerden sorumludur. Allah’ın sünneti, insanın iradesini ve eylemlerini dikkate alan bir düzen içerisinde işler. Dolayısıyla kaderi, insanın kendi sorumluluğunu ortadan kaldıracak biçimde yorumlamak, Kur’an’ın insan tasavvuruyla bağdaşmaz. İnsan, kendi yaptığı şeyin sorumluluğunu başkasına, topluma, kadere veya Allah’ın iradesine yükleyerek kendisini ahlaki sorumluluktan kurtaramaz.

3. İbadetin Ahlakın Yerini Alması

Kur’an’ın din anlayışında ibadet ile ahlak birbirini tamamlayan unsurlardır. İbadet, insanın Allah ile ilişkisini düzenlerken, bu ilişkinin doğal sonucu olarak insanın diğer insanlarla ilişkisini de dönüştürmesi gerekir. Bu sebeple Kur’an’da iman çoğu zaman salih amel ile birlikte zikredilir.[2]

Kur’an’ın eleştirdiği din anlayışlarından biri de ibadeti ahlaktan koparan anlayıştır. Bu durumda dindarlığın göstergeleri; namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, sakal bırakmak, tesettüre girmek, Kur’an’ı güzel sesle okumak, kandil ve bayramları önemsemek gibi şekli göstergeler üzerinden belirlenirken; adalet, merhamet, dürüstlük, emanet, liyakat ve kul hakkı ikinci plana itilebilmektedir. Oysa Kur’an’ın dindarlık anlayışında mesele bundan çok daha kapsamlıdır. Bakara suresinde gerçek erdemin yalnızca birtakım ritüellerden ibaret olmadığı açıkça ifade edilir:

Birr (:erdem) yüzlerinizi doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Asıl erdem Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve nebîlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, yardım isteyenlere ve gözetilmesi gerekenlere veren; salâtı yerine getiren, zekâtı gerçekleştiren ve sözleştiklerinde sözlerini yerine getirenler ile zorda, hastalıkta ve sıkıntı zamanında sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar sadık olanlardır ve muttaki olanlar da bunlardır.  (2/177) Ayette iman, infak, yetime ve yoksula yardım, sözünde durma ve sıkıntı karşısında sabretme aynı ahlaki bütünlük içerisinde ele alınmaktadır. Dolayısıyla dinin ritüelleri vardır; fakat din ritüellerden ibaret değildir. Asıl mesele, ibadetin insanı nasıl bir insana dönüştürdüğüdür.

Bir insanın namaz kılması onun adaletli olduğu anlamına otomatik olarak gelmez. Oruç tutması, merhametli olduğunu garanti etmez. Hacca gitmesi, kul hakkına karşı duyarlı olduğunu göstermeyebilir. Bunların ahlaki sonuçları ortaya çıkmıyorsa, ibadet ile ahlak arasında kurulması gereken bağ kopmuş demektir.

Burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir başka husus da bireysel günahların büyütülürken toplumsal günahların küçültülmesidir. İçki, kumar, zina gibi bireysel davranışlar büyük günahlar olarak görülürken; yolsuzluk, kamu malını zimmete geçirme, liyakatsizlik, adam kayırma, haksızlık, sömürü ve zulüm aynı hassasiyetle ele alınmayabilmektedir. Oysa bir toplumda binlerce insanın hakkını etkileyen adaletsizliklerin ahlaki sorumluluğu, yalnızca bireyin kendi hayatını etkileyen davranışlardan çok daha geniş sonuçlar doğurabilir.

Kur’an’ın ahlak anlayışı burada son derece açıktır: “Allah eşit davranmayı, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder; fahşayı, münkeri ve azgınlığı yasaklar. Size öğüt vermektedir, umulur ki düşünürsünüz.” (16/90). Dolayısıyla adalet, dinin tali bir unsuru değil, merkezi ilkelerinden biridir.

B. Modern çağDAN kaynaklanan sorunlar

Dindar-muhafazakârların ahlaki problemlerini yalnızca tarihsel ve teolojik mirasla açıklamak da yeterli değildir. Modern çağ, insanın zihinsel ve ahlaki yapısını köklü biçimde değiştirmiştir. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler insanın imkanlarını olağanüstü ölçüde artırırken, aynı ölçüde ahlaki olgunluk üretememiştir. İnsanın elindeki güç artmış; fakat bu gücü hangi amaç için kullanacağı sorusu aynı ölçüde cevaplanamamıştır.

Modern insanın temel problemlerinden biri budur: Güç artmış, fakat hikmet aynı ölçüde artmamıştır. Bu süreç içerisinde para, performans, hız, haz, tüketim ve bireysellik insan hayatının temel belirleyicileri haline gelmiştir.

1. Servetin Putlaştırılması

Modern kapitalist düzen içerisinde insanın değeri giderek sahip oldukları ve gerçekleştirdiği performans üzerinden ölçülmektedir. İnsan ne kadar kazanıyor? Ne kadar üretiyor? Ne kadar tüketiyor? Ne kadar başarılı? Ne kadar görünür? Bu sorular insanın değerini belirleyen temel ölçütlere dönüşmektedir. Böylece para, insanın elinde bir araç olmaktan çıkarak insanın hayatının amacı haline gelmiştir.

Kur’an ise malı insanın değer ölçüsü haline getiren anlayışı eleştirir: “Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanıyor.” (104/3) der.

Sorun mal sahibi olmak değildir. Sorun, malın insanın sahibi haline gelmesidir. İslam’ın ekonomik ahlakında mal, insanın emanetidir. İnsan malın mutlak sahibi değil, onun kullanımından sorumlu bir emanetçidir. Bu nedenle ekonomik başarı ahlaki başarı anlamına gelmez. Bir insanın zengin olması onu üstün kılmadığı gibi, fakir olması da onu değersiz kılmaz.

Kur’an’ın ölçüsü farklıdır: “Allah katında en değerliniz, en takvalı olanınızdır.” (49/13)

Takva ise yalnızca korku veya ritüel çokluğu değildir. Takva, insanın Allah karşısında sorumluluk bilinciyle hareket etmesi; bu bilinci adalet, merhamet ve dürüstlüğe dönüştürmesidir.

2. Haz ve Hız Kültürü

Modern tüketim kültürü, insanın ihtiyaçları ile arzuları arasındaki sınırı giderek ortadan kaldırmaktadır. İnsan artık ihtiyacı olduğu için değil, tüketmesi gerektiği için tüketmektedir.

Bu durum Kur’an’ın israf ve tuğyan kavramlarıyla eleştirdiği hayat biçimine yaklaşmaktadır: “Yiyin, için israf etmeyin (:aşırı gitmeyin). Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (7/31)

Modern insanın temel problemi yalnızca çok tüketmesi değildir. Asıl problem, tüketimin mutluluğun temel ölçüsüne dönüşmesidir. Haz, hız ve tüketim arttıkça sabır, kanaat, şükür ve geleceğe yönelik sorumluluk duygusu zayıflamaktadır. Kur’an ise insanı anlık hazların peşinde sürüklenen bir varlık olarak görmez.

İnsan geleceği olan bir varlıktır. Ahiret inancı da bunun bir boyutudur. Ahiret, yalnızca ölümden sonra gidilecek bir mekan tasavvuru değil; insanın bugün yaptığı davranışların sonuçlarından sorumlu olduğunu hatırlatan güçlü bir ahlaki bilinçtir. Dolayısıyla ahiret bilincinin zayıflaması, davranışların uzun vadeli sonuçlarının göz ardı edilmesine yol açabilir. Çünkü ahirete iman toplumsal hayatın sigortasıdır.

3. İstiğna (:insanın kendini herşeye yeterli görmesi)

Kur’an’ın insan tasavvurunda insan, kendi kendine yeterli bir varlık değildir. İnsan Allah’a muhtaçtır. İnsan aynı zamanda diğer insanlara da muhtaçtır. Bu nedenle insanın varoluşu ilişkisel bir varoluştur. Narsizm ve istiğna ise insanın bu bağı unutmasıdır.

Kur’an, insanın kendisini yeterli görmesini eleştirir: “Doğrusu; insan gerçekten azar, kendini her şeye yeterli gördüğünde.” (96/6-7) Buradaki problem, insanın özgüven sahibi olması değildir. Problem, kendisini mutlak anlamda yeterli görmesidir.

İnsan kendisini Allah’tan bağımsız gördüğünde, diğer insanlara karşı sorumluluğunu da unutmaya başlayabilir. Bunun sonucunda kibir, tahakküm, bencillik ve merhametsizlik ortaya çıkar. Modern teknoloji de insana olağanüstü sanal bir güç kazandırmıştır. İnsan doğaya, zamana ve mekana müdahale edebilme kapasitesini genişletmiştir. Fakat güç arttıkça sorumluluk da artmıştır. Bu nedenle çağımızın temel sorusu yalnızca: “İnsan ne yapabilir?” olmamalıdır. Asıl soru: “İnsan yaptığını hangi ahlaki ölçüyle yapmalıdır?” sorusudur.

Kur’an’ın insan tasavvuru bu noktada önem kazanmaktadır. İnsan Allah’ın kulu, yeryüzünün sorumlu varlığı ve diğer insanlarla adalet ilişkisi içerisinde yaşayan bir varlıktır. Dolayısıyla insanın gerçek özgürlüğü, her istediğini yapabilmesi değil; doğru olanı tercih edebilecek bir ahlaki özne haline gelebilmesidir.

Sonuç: Kur’an imanını ahlaka dönüştürmüş birey ve toplum inşa etmeyi hedeflemektedir. Dindarlığın ahlaki sonuç üretmemesinin temel nedenlerinden biri, dinin parçalı biçimde yaşanmasıdır. İman ibadetten, ibadet ahlaktan, ahlak adaletten, adalet toplumsal sorumluluktan koparıldığında dinin bütünlüğü bozulmaktadır.

Kur’an’ın istediği insan tipi ise bütünlüklü insandır. Düşünen, inanan, sorumluluk üstlenen ve bunu davranışlarına yansıtan insan. Bu nedenle Kur’an merkezli bir din anlayışında dindarlığın ölçüsü yalnızca kişinin ne kadar ibadet ettiği değildir. Asıl ölçü, bu ibadetlerin kişiyi ne kadar adil, dürüst, merhametli, güvenilir ve sorumlu bir insan haline getirdiğidir.

Kur’an’ın din anlayışında iman, insanı harekete geçiren bir bilinçtir. Salih amel ise bu bilincin hayattaki görünür biçimidir. Bu nedenle iman ile ahlak arasında kopukluk kabul edilemez. İman varsa sorumluluk olmalıdır. Sorumluluk varsa adalet olmalıdır. Adalet varsa merhamet olmalıdır. Merhamet varsa insanın diğer insanlara karşı tavrı değişmelidir. Bütün bunlar gerçekleşmiyorsa, ortada ritüellerin bulunduğu fakat dinin ahlaki ruhunun zayıfladığı bir durum vardır.

Kur’an’ın amacı yalnızca insanlara birtakım inançlar ve ritüeller öğretmek değildir. Kur’an, insanı dönüştürmek ister. Bu dönüşümün merkezinde ise akıl, vicdan, iman ve salih amel vardır. Bu yüzden bugün sorulması gereken soru: “Kim daha dindar?” sorusundan önce, “Kimin dindarlığı daha fazla adalet, merhamet, dürüstlük ve sorumluluk üretiyor?” sorusudur. Çünkü Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü, görünüş değil özdür; söylem değil eylemdir; ritüel değil ahlaki sonuçtur.

İnsanın gerçek dindarlığı, Allah karşısındaki kulluğunun insanlara karşı davranışlarında görünür hale gelmesidir. Sonuç olarak ahlaksız bir dindarlık, Kur’an’ın hedeflediği dindarlık değildir. Düşünmeyen iman, kör inanca; ahlaktan kopmuş ibadet, şekilciliğe; adaletten kopmuş dindarlık ise toplumsal bir probleme dönüşür.

Kur’an’ın önerdiği çıkış yolu ise bellidir: Taklit yerine tefekkür, kör inanç yerine bilinçli iman, şekilcilik yerine ahlak, bireysel dindarlık yerine adalet ve sorumluluk. Bütün bunların temelinde ise diri bir vicdan bulunmaktadır. Çünkü insanın vicdanı ölürse, ritüellerin insan üzerindeki dönüştürücü etkisi giderek kaybolur. Bu sebeple bugün ihtiyaç duyulan şey, daha fazla dini söylem üretmekten önce, imanı yeniden ahlaki bir sorumluluk bilincine dönüştürmektir.

 



[1] Bakınız: 31/21

[2] Asr Suresi,

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SALAT’IN NAMAZ ANLAMI ÜZERİNE

HURAFE DİNİ NASIL KUŞATIR?

MODERN İNSANIN EN BÜYÜK RUHSAL SORUNU: MERKEZSİZLİK